| tabii | Doğada olan, doğada bulunan | tr | tr |
| tabii | Olağan, alışılmış, her zamanki gibi olan, beklenildiği gibi:"Sıcaklar arttıkça serin yerler aramak, âdeta tabii bir ihtiyaç hâline geliyor."- A. Rasim | tr | tr |
| tabii | Sağduyuya, mantığa, olağan düzene uygun olan:"Beklenen cevap gelince derhâl yazılacağı tabiidir."- Atatürk | tr | tr |
| tabii | Yapmacık olmayan, doğal:"Eğer sürmenin üstüne bunu sürmezsen renk tabii olmaz."- P. Safa | tr | tr |
| tabii | Katıksız, saf, doğal | tr | tr |
| tabii | Tabi | tr | tr |
| TABİÎ | Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab | ot | tr |
| tabiî | fıtrî, doğal, normal | ot | tr |